Anasayfa / Celil’in Peribacaları

Celil’in Peribacaları

Bir yamacın başında durmuş aşağıları seyrediyoruz. Altımızdaki vadi muhteşem doğal anıtlarla dolu. Uzun bir süre hiç konuşmadan sadece büyülenmiş gibi bakıyoruz aşağılara. .Bu doğal anıtlar doğanın sanatçı yönünün yanında nasıl aciz kaldığımızın en güzel delilleri. Her biri de farklı bir şekle bürünmüş gibi. Biraz ötemizde bulunan peri bacasının tepesinde sanki bir kaplan yatıyor. Doğa bir diğerine kaplumbağa şeklini vermiş. Uzaklarda gözüken bir başkası da Artemis heykelini andırıyor. Dikkatli bakınca her birinde başka bir şekil görülüyor. Kimi grup halinde kalmış, kimi de bir düzlüğün ortasında tek başına.

Bilinmeyen peri bacası bölgesi

Konya’nın Cihanbeyli ilçesinin Kuşça kasabasının sınırları içinde kalan Celil Boğazındaki irili ufaklı vadiler dünyada eşi benzeri oldukça benzeri çok az olan barındırıyor. Kapadokya, Afyon ve Narman’dan sonra ülkemizin dördüncü peribacası bölgesini keşfedeceğimiz için biraz heyecanlıyım. Adını burada uzun yıllar yaşayan Celil isimli birinden aşan boğazdaki tüm peri bacalarını ziyaret etmek için birkaç gün hiç durmadan yürümek gerekiyor. Biz de bunu yapmaya çalışacağız.

Toprağa bata çıka yürüyoruz. Üzerinde yürüdüğümüz toprak bu vadide böylesine muhteşem doğal anıtların ortaya çıkmasını çok güzel açıklıyor. Arazi erozyon için çok uygun. Her bir peri bacasının önünde dakikalarca vakit geçirerek en doğru ışığın nereden geleceğini hesaplamaya çalışıyoruz. Cüneyt bir mimar titizliğinde çalışıyor. Eğiliyor, kalkıyor, peribacasının arkasına dolaşıyor. Bazen fotoğraf çekiyor bazen de not alıyor sesli olarak. “Yarın saat 11:30 da bu noktada olmalıyız”. Oradaki işimizi bitirdikten sonra başka bir oluşuma doğru yola çıkıyoruz. Güneş henüz erken olmasına rağmen kavuruyor ortalığı. “İki dakika bakar arabaya geri geliriz” diyerek yola çıktığımız için içecek bir şeyler de almadık yanımıza. Sanırım epey susuz kalacağız. Çünkü vadi son derece kurak ve girişine kadar da su yok. O tepe senin bu tepe benim derken gözlerim tepelerde bir yerlerde bıraktığımız arabayı aradı. Çok uzaktaydı ve ona ulaşmak için birkaç yamacı inip çıkmamız gerekecekti. Aşağılara doğru yürümeye devam ettik. Peri bacalarını fotoğraflayarak inerken gözüm aşağılardaki bir yeşilliğe takıldı. Adeta çölü andıran böyle bir bölgede yeşilliğin tek bir nedeni olabilir. O da su. Hızlanarak yeşilliğe doğru yöneldim. Yaklaştıkça su sesi duymaya başladım. Sanki bir dere akıyor gibi. Yamaçtan derenin tabanına indiğimde ıslak olduğunu görüyorum. Az da olsa su akıyor. Dereyi takip ederek yürümeye başlıyorum. Birden su artıyor ama derede değil derenin kenarındaki yükseltilerden. Sınırlı bir alanda derenin her iki yamacından da tel tel su dökülüyor. İlk yaptığım şey susuzluğumu gidermek oluyor. Su soğuk. Derinlerden geliyor. Elimi kayaya dayayıp su içerken biraz ilerideki çalılıklara takılıyor gözüm. Çalıların üzeri bez parçalarıyla dolu. Belli ki birileri dilek tutmuş. Burası kutsal bir yer olsa gerek. Birden aklıma Kuşca belediye Başkanı Etem Olgun’un anlattığı öykü geliyor. Bölge halkının kutsal saydığı ve belli günlerde gelerek dilekler tuttuğu Ana – kız denilen bölge burası

Bölge, göçerlerin destanına konu oldu

Rivayete göre Celil boğazında “Ara Ağız” denen bölgede çadır kuran göçerler arasında bir ana kızın birbirlerine olan sevgisi dillere destandır. Birbirlerinden ayrı geçen bir dakika bile boşa geçen zamandır onlar için. Günün birinde Celil Boğazından geçen bir delikanlıya gönlünü kaptırır kız. Delikanlı da boş değildir ona karşı. Bir süre sonra evlenmeye karar verirler. Kız evlenince de annesiyle birlikte kalacağını düşünür ama sevgilisi eşini ailesinin yanına götürmeyi düşünmektedir. Evlendikten sonra erkek erkek kıza gitme zamanının geldiğini söyler. Kız ağlayarak asla böyle bir şeyin olamayacağını ve annesini terk etmeyeceğini söyler. Ama eşini kararından vazgeçirmesi olanaksızdır. Erkek son bir gece daha annesiyle kalmasına izin vereceğini ama ertesi gün yola çıkacaklarını söyler. Anne kız sabaha kadar birbirlerine sarılarak ağlarlar. Kız annesinden ayrılmaktansa ölmeyi tercih etmektedir. Allaha dua ederler “bizi ayırmaktansa taşa döndür” diye. Annesinden ayrılığın ölümden bir farkı yoktur onun için. Sabahın ilk ışıklarıyla eşi gelerek kızı zorla annesinden ayırır ve ata bindirir. Ara ağız ana kızın haykırışlarıyla inler. Kız annesinden asla ayrılamayacağının anlar ve dört nala giden attan atlayarak hızla annesine doğru koşmaya başlar. Kavuşmalarına çok az bir mesafe kala ikisi de taşa dönüşürler. Birbirlerine o kadar yakınken ne birleşmiş ne de ayrı kalmışlardır. Taşlaşan ana kızın gözlerinden sürekli yaş akmaya başlar. O gün bu gündür bu iki kayanın gözyaşları hiç dinmemiştir. Ana kız birbirlerine bu kadar yakınken kavuşamamanın gözyaşlarını şifa olarak dağıtmaya başlamıştır etrafa. Her yıl yüzlerce kişi burayı ziyaret ederek şifalı sulardan içere ana kızın biraz ilerisindeki çalılıklara bez bağlayarak dilek tutarlar.

Ana kızdan ayrılarak vadinin ana girişine doğru ilerlemeye başlıyoruz. Vadinin tabanına indikçe etrafımızı yüzlerce meyve ağacı kaplıyor. Henüz fidanlar. Bu kadar kurak bir yerde böylesine ağaç dikimi görmek hem şaşırtıyor hem de umutlandırıyor insanı. Vadinin girişinde Başkana buluşuyoruz. Dediğine göre Bir zamanlar Celil boğazı ormanlıkmış. Ağaçların son kırıntılarını gördüğünü söylüyor. Bu arada başkandan ayak üzeri bir de orman öyküsü dinliyoruz. Gözleri kör olan bir nine eşek üstünde Kuşca’dan komşu kasaba olan Yeniceoba’ya giderken torununa “Celil boğazına geldiğimizde bana haber vermeyi unutma” demiş. Torunu da boğazdan geçerken uyarmış nineyi. Nine de sürekli olarak elini önde tutup bir şeylerden korunmaya çalışıyormuş. Torunu ne yaptığını sorunca “Buralarda sıkı bir orman var. Dallar bana çarpmasın diye korunmaya çalışıyorum” demiş. Ormanlık alan yakacak olarak kesile kesile bitmiş. Ormanın bitmesiyle erozyon da hızlanmış. Şimdilerde boğazda eskiden kalma iki adet söğüt ağacı var. Celil Boğazı ve etrafı bir çöl görünümünde adeta. Ancak Kuşca belediyesi yeşile karşı çok duyarlı. Yapılan bir projeyle yenice Boğazı dahil olmak üzere Kuşca civarına 80.000 ağaç dikilmiş.. Çoğu İskandinav ülkelerinde çalışan Kuşçalılar da bu projeye büyük bir destek vermişler. Bir çoğu meyve ağacı olan ağaçların büyük bir çoğunluğu tutmuş. Bu yıl bazılarının meyve bile verdiğini söylüyorlar. Eğer proje tutarsa Kuşca sadece Celil Boğazı ile değil meyvesi ve yeşilliği ile de gündeme gelecek. Büyük bir aksilik olmazsa kısa bir süre sonra Boğaz yeniden kavuşacak ormanına. Celil Boğazının tabanı tektonik özellikleri nedeniyle zengin su kaynaklarına sahip. Ana kız da dahil olmak üzere küçük vadilerden sızan sular bölgedeki tüm ağaçların sulanmasına yetiyor. Üstelik damlama yöntemiyle sular çok ekonomik kullanılıyor. Ana kızın göz yaşları çalılara çaput bağlayarak dilek tutanlara çere olmuş mudur bilinmez ama bu gözyaşları modern bir projenin yaşam kaynağı şu anda. Ana kız bölgeye bereket veriyor desek yalan olmaz.

Nadir doğal oluşumlar korunamadı!

Celil boğazındaki doğal oluşumların önemi yakın zaman kadar bilinmiyormuş. Bu doğal anıtlar kısa süre öncesine kadar ciddi tahribatlar yaşamış. Bu tahribat aslında bölgeye ilk insanların yerleşmesi ile başlamış. Bölgenin ilk sakinleri oyulması kolay olan bu kayaların içlerine barınak ve tapınak yaparak yararlanmışlar. Sonraki sakinleri ise ne yazık ki onları dinamitle, krikoyla parçalayarak ev yapımında kullanmışlar. Etem Olgun yakın zamana kadar bir çok doğal anıt bu şekilde yok edildiğini söylüyor. Belediye başkanı olduktan sonra bölgeyi korumaya almış. Şu anda tahribat tamamen durmuş durumda. Vadiyi gezerken yüksekçe bir yerdeki çatlakta bulunan krikoyu gösteriyor uzaktan. Tahribatın bir delili olarak öylece duruyor kriko orada. Krikoyu çatlaklara sokarak çatlağı genişleterek kayaların düşmesini sağlıyorlarmış. Daha sonra da keserek ev yapımında kullanıyorlarmış. Bu tür doğal oluşumlar yeryuvarının belli bir dönmedeki bir kesitini sunar bizlere. Bu oluşumların içindeki mesajları çözerek birkaç milyon yıl önce bölgede ne tür iklim değişikliklerinin olduğunu, ne tür canlıların yaşadığını, bölgenin akarsu rejiminin nasıl olduğunu anlamaya çalışırız. Bu delilleri yok etmek günümüzde meydana gelen kuraklık gibi olayların daha önce hangi dönemlerde tekrarlanıp tekrarlanmayacağını öğrenmemize de engel olur. Bu nedenle bu tür jeolojik miras unsurlarının Jeopark veya jeosit olarak ilan edilip korunmaya alınması gerekiyor.

Bölgede bir zamanlar insanların yaşadığına ait deliller oldukça fazla Biz iki tenesini görebildik. Biri vadinin girişinde diğeri de epey içinde olan ve girilemeyecek kadar yüksek olan bir yerde. Vadinin girişindeki mağaraya merdivenle çıkılıyor. Birkaç odadan oluşan mağaranın görünüşü daha çok bir kiliseyi andırıyor ama içinde en küçük bir iz bile kalmamış. Tümü tahrip edilmiş. Mağaradan inince Belediye başkanı bölgedeki erozyonun ne kadar hızlı geliştiğine dair güzel bir örnek veriyor.

“ Ben çocukken biz bu mağaraya çok kolay girerdik. Şu yukarıda gördüğünüz basamaklar toprakla birdi neredeyse. Basamakları çıkarak mağaraya girer oyun oynardık. Ormanın yok olması erozyonu çok hızlandırdı. Toprak hızla aşınarak mağaranın girişini yukarıda bıraktı. Artık merdivenle bile zor çıkıyoruz

Gerçekten de yakın süreçte aşındığı için güneş ışıklarının henüz rengini değiştiremediği açık renkli bölge, neredeyse 2 metreye yakın bir yükseklik kazanmış. Bu da aşınmanın bölgede ne kadar hızlı olduğunu gösteriyor. Dikilen ağaçlar tutarsa eğer erozyonun hız da ağaçların çoğalmaya başlaması ile birlikte azalacak. Ancak vadi bu görkemli görünümünü erozyona burçlu aslında. Jeolojik süreçte gelişen erozyon bu denli muhteşem doğal anıtların ortaya çıkmasına da neden olabiliyor bazen.

MTA’nın Jeolojik Miras Projesi için Konya’da çalışırken benim Atlas’a fotoğraf çektiğimi öğrenen tecrübeli jeolog Mehmet Fuat Oğuz, bu bölgede de Narman’a benzeyen bir yer olduğunu söylemişti. Narman’ı da bu şekilde bulmuştum. Jeolog Fuat Şaroğlu’nda Diyarbakır’daki bir panelde gördüğüm fotoğraflar Atlas için müthiş bir keşif olmuştu. Belki yine büyük bir keşif yapabilirdik.

Doğal yapı Kapadokya ile benzerlik gösteriyor

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Celil boğazının çıkışındaki bir çeşmenin başına oturmuş sohbet ediyor bulduk kendimizi. Fuat bey büyük bir sabırla bölgenin oluşumunu ayrıntılı olarak anlattı

– “ Bu doğal anıtların bulunduğu bölgede Geç Miyosen-Erken Pliyosen döneminde (günümüzden yaklaşık 5-2 milyon önce), bu günkü Konya Ovası’nın büyük bölümünü de içine alan büyük bir göl yer almaktaydı. Bu göl Erken Pliyosen sonunda (yaklaşık 2 milyon yıl kadar önce) kurudu, ancak gölde çökelen malzemenin büyük bir bölümü günümüze kadar korunarak geldi.

– “Peki bu doğal anıtlar bu gölün çökellerinin aşınması ile mi oluşmuşlar.

– “ Evet ama akarsuların göle getirdiği çökellerin yanı sıra gölün etrafındaki volkanların ürünleri de çökelmiş. Vadide insanlar tarafından oyulan mağaraların olması bu volkanizmanın ürünleri olan tüfler sayesinde. Bu çökeller, bölgede bulunan bütün kayaçlardan malzeme almışlar. Peri bacalarının çakıllı seviyelerine bakarsan bölgedeki kayaçların büyük çoğunlundan örnekler görmen mümkün olur.

– Peki aşınma Kapadokya örneği gibi mi ?

– “ Evet. Kiltaşı, killi kireçtaşı, marn ve çakıltaşlarından oluşan göl çökellerinin içine volkanizmanın ürünleri olan Tüfler de karışıyor. Bu seviyelere yer yer aglomera dediğimiz içinde iri kaya bloklarının bulunduğu volkanik akıntılar da katılıyor Çakıltaşı ve aglomera düzeyleri, çevrelerindeki kayalara göre daha dayanımlı olduklarından daha zor aşınırlar. Bu düzeylerin, kolayca aşınan tüf katkılı göl çökellerini, üstten şapkaya benzer konumuyla, koruyabildiği yerlerde, doğal anıt görünümlü böyle ilginç şekiller ortaya çıkar.

Çökelmeden sonra aşınma süreçleri başlamış. Önce yağmur suları çatlaklara sızarak buraları oymaya başlamış, yağmur sularının oyduğu çatlaklar ikinci aşamada rüzgâr tarafından şekillendirilmeye başlamış. Binlerce yıllık bu yağmur rüzgâr işbirliği günümüze bu muhteşem doğal anıtların ulaşmasını sağlamış. Aşınma sırasında en tepede sağlam kaya bulunan bölgeler aşınmaya karşı direndiği için altında kalan tabakaları da korumuş. Bu nedenle yumuşak kesimler hızla alçalırken sert olanlar yukarıda kalmayı başarmış. Tabi bunun tek nedeni bu değil. Celil Boğazı faylarla kuşatılmış gibi. Faylanma nedeniyle ezilen kesimler daha kolay aşınmış, ezik zonların uzağında kalan kesimler ise aşınmaya karşı direnerek bu doğal anıtların oluşmasına neden olmuşlar. Faylanma aynı zamanda Celil Boğazının su açısından neden bu kadar zengin olduğunu da açıklıyor. Doğa tektonizma ile bir taraftan muhteşem doğal anıtların oluşmasına neden olurken diğer taraftan da ezik zonlardan çıkan sular bölgeye hayat veriyor. Bölgede aşınma o denli fazla ki rüzgârlı bir havada aşınmayı gözle görmek mümkün.

Celil boğazının suca zengin olan kesimi piknik yeri olarak da kullanılıyor. Ama ne yazık ki bölgeye pikniğe gelenler giderken tüm pisliklerini burada bırakıp gidiyorlar. Kutsal saydıkları ana – Kız da bu kirlilikten az da olsa nasibini almış. Etem bey sürekli temizlik yaptıklarını ama başa çıkamadıklarını söyledi. Bölge kaderini değiştirtecek değişikliklere imza atan bir anlayışın bunun da üstesinden geleceğine inanıyorum.

Ertesi sabah erkenden yine vadideyiz. Dün planladığımız çekimler için tekrar vadiye giriyoruz. Biraz ilerimizde bir kontes eteğini sürükleyerek baloya gidiyor sanki. Uşakları da arkasına takılmış. Başka bir yerde ise bir kadın be bir sürü çocuk görüyoruz. Hayalin sınırı yok. Ne görmek istiyorsak onu görebiliyoruz. Sırf bu amaçla bile gelinir bu vadiye. Işığı yönüne göre bazıları farklı şekillere de bürünüyorlar.

Öğleden sonra bir gölgede ışığın oturmasını beklerken üzerimizde beliren iki gölge bir anda dikkatimizi yukarıya çekiyor. Üç kartal yukarıdan bizi süzüyor. Bir peri bacasının tepesinde gördüğümüz kartal yuvasının sakinleri bunlar olsa gerek. Ben ilk kez kartalların bu kadar çığlık attığını gördüm. Neşeleri yerinde olsa gerek Yarım saat sonra bir vadiden fırlayan besili bir tilki süekli bizi kontrol ederek terk etti bölgeyi Tilkiyle bölgede bulunduğumuz süre içinde çok karşılaştık. Hatta yuvasını bulmayı bile başardık. Bu iki hayvanın yanı sıra bölgede bol miktarda tavşan olduğu da söyleniyor ama biz rastlamadık.

Öyle dalmışız ki akşamın olduğunu ışığın fotoğraf için artık yeterli olmadığından anladık. .Dönüş vakti geldi. Kartallar hala havada av peşindeler. Birazdan tüm vadi karanlığa gömülecek ve peri bacaları sabah ışığına kadar terk edecekler vadiyi. Sabahın ilk ışıklarıyla, binlerce yıldır olduğu gibi tüm görkemleriyle oryaya çıkacak ve tüm vadiye egemen olacaklar. Bu muhteşem doğal anıtların kısa sürede koruma altına alınacağımı umuyorum. Böylece kartallar, tavşanlar ve tilkiler daha özgürce dolaşacaklar burada.

Yrd. Doç. Dr Yıldırım GÜNGÖR
Fotoğraflar : Nuran Akkılıç Kansu