Anasayfa / YAZARLARIMIZ / Necati Gezen / FETÖ MÜ? YOKSA RETÖ MÜ?

FETÖ MÜ? YOKSA RETÖ MÜ?

Aslında esas darbenin tarihi, söyledikleri gibi 15 temmuz 2016 değildir. Faşist darbenin tarihi, esas olarak 6 haziran 2015 akşamı karara bağlamış, 1 kasım 2015 de yürürlüğe girmiştir. 15 temmuz da bu darbenin kabul görülmesi için, halkı da bu sahte darbeye bulaştırarak tasdik edilme, kabul ettirme çabasıdır.

İktidarını Fetullah Gülen’nin elinden alan Erdoğan, Fetullah’a FETÖ diyerek acaba RETÖ yümü saklıyor. Sonda yazacağımı başta yazarak, haklı olduğumun gerekçelerini sayarak konuyu açmak istiyorum.

Başında belirtmek istediğim bir nokta var. Başka bir yazı dizisiyle meşgul olduğum için, sosyal medyada bir süredir yazmaya ara vermiştim. Yaşanılan gerilimlerin gün be gün çoğalması, halk nezdindeki yenilgilerin sürekli tekrarlanması, bizlerinde bu hep aynı tekrarlanan tiyatro oyununun, oyun olduğunu bildiğimiz halde, bazen gönüllü bazen de zorunlu oyuncuları olmaktan geri durmayışımıza tepki olarak, bir süreliğine de olsa geri durma kararındayım.

Bu kararımı bazı örgütsel nedenlerden dolayı bir süre daha sürdüreceğimin gerekliliğini düşünüyordum. Ancak son dönemlerde yaşananların, var olma yada yok olma ile yüz yüze kalındığı ortaya çıkmıştır. Oynanan oyunların zirveye ulaştığını, artık anlaşıldığını, deşifre olduğunu düşündüğümden, bu kararımdan vazgeçtiğimi duyurmak isterim.

Tam bir yıl önce bir kasım günü aldığım kararı bugün itibariyle değiştirerek, yurtsever aydın sorumluluğum gereği mücadeleye fiziki katılımın zorunlu bir hale geldiği gerçeğini görüyorum. Herkesin de bu gerçeği görmesinin yaşamsal olduğunu düşünüyorum.

Uzun süre geçmesine rağmen, tiyatronun birinci sahnesinden özetle konuya giriş yaparak, bugünkü oynanan tiyatro sahnesinin görüntüsü daha net ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.

Her ne kadar yenilgilere uğraya uğraya hafızamızın da artık kaydetmekten bıktığı, hatta hastalanmış olan vicdanımızın da sustuğunu, sorgulayamaz hale geldiğini bilerek, konuya ilk perdeden başlamanın daha faydalı olacağı fikrindeyim.

Konuya kısa bir giriş ile; 15 şubat 1999 da, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan türk devletine teslim edildiğinde, egemen güçlerin Ortadoğu üzerinde tarihi hesapları söz konusuydu.

Egemenlerin Ortadoğu ya müdahalesi için, her daim onların hesapların ortaya seren, deşifre eden, mevcut Ortadoğu’nun en güçlü lideri, Öcalan sahadan çekilmeliydi, hoyratça planlar devreye sokularak olmaması gereken bir durumu ortaya çıkarttılar.

Çok kısa bir süre sonra egemenlerin başı ABD, Fetullah Gülen’i ülkesine getirtip, yakında kuracakları hükümetin hazırlığına giriştiler. Yorgun düşmüş Ecevit’in, milliyetçi cephe hükümetin yerine, ılımlı islam denilen gülen hareketinin eliyle bir hükümet oluşturulacaktı. Her dediklerini yerine getirebilecek, ılımlı bir islam hareketiydi.

O günlerde Pensilvanya’ya gidip işbirliğine hazır olduğunu belirtmek için, bu Erdoğan, Gül, Arınç gibileri sırayla gidip, Gülen’in elini ayağını öpüyorlardı. Ona hizmet edeceklerinin yeminini ediyorlardı. En sonunda iktidarı yani koca bir ülkeyi bir şirket gibi, paylaşma antlaşmasıyla aynı fikirlerde uzlaştılar. Bu lider olmayı hakketmemiş, yakaladıkları konuma tesadüfen gelen bu iki sıradan insanın, iktidara gelmesiyle, bir kandırma ve derin takiyeler dönemi başlamış oldu.

Yüzlerce katliamın, sömürünün, ölümlerin kararını birlikte verdiler. Ele geçirmiş oldukları iktidarı fütursuzca kullanarak devletin mevcut kimyasını altüst ettiler. Devletin bütün kurumlarını, ortak şirket sahibi anlayışı ile bu iki ortak, devleti a dan z ye bölüştüler. Bu bölüşüm öylesine güzel gidiyordu ki, erdoğan gittiği her mitingde ortaklıkları üzerine bir şarkıda bestelemişti. Beraber yürüyorlardı aynı yollarda, beraber ıslanıp sevişiyorlardı yağan yağmurlarda. Böylesine güzel giden ortaklığa ne oldu peki?

Dedik ya, lider olmayı hak etmeyen insanlar iktidarı kaptıktan bir süre sonra, iktidar sarhoşluğu, dedikleri hastalığa yani delice davranışlara kapıldılar. Öylesine delirdiler ki, Kürt meselesi ile ilgili ortaklardan birisi şu sözleri bile söyleyecekti; “Anlamıyorum bu mücadele neden bu kadar sürdü? Ne oluyor bize bunlar neden bitirilmiyor?” diye soruyordu.Çözüm için şunu öneriyordu; ” kaç kişi bunlar beş bin kişi diyorlar, elli bin olsunlar hiç farketmez. Saracaksınız etraflarını hepsini bir seferde yerin dibine koymalısınız” diyecekti.

Böylesine hastalıklı çözümler sunuyorlardı birbirlerine. Bu delilikleri o kadar arttı ki, zaptedilmez halleriyle artık birbirlerinin kuyruklarına basmaya başladılar. Bu defa ortaklar arası iktidarı tek başına kapma yarışı başladı. Şirketten gizli gizli paralar, paylar çalınmaya başlandı. Aşırı hırsızlığı, aşırı çalıp çırpmayı gören diğer ortak, devreye girip bunu deşifre edince, olanlar oldu ve ortaklık anında can düşmanlığına dönüştü.

Sonra ne oldu? Ortaklardan biri diğer ortağını terörist ilan ederek ismini de değiştirdi, ona FETÖ adını taktı. Yani Fetullah terör örgütü denildi. Bunu yapmakla kendisinin aklanacağını sandı. Kendi adının temiz kalacağını sanarak, kendi adına şarkılar besteletip her yerde herkese söyletmeye başladı.

Halbuki farkında değildi, bu korkunun belirtileriydi, şaşkına dönmüş bir yalancının, suçunu örtme çabalarıydı. Bu şaşkına dönmüş haliyle de, başlamış olduğu yıkım operasyonlarına hala devam edecekti.

Burada geçici bir nokta koyarak, uzun ve sıkıcı olmaması için, devamını önümüzdeki günlere bırakıyorum. Saygılar.

Cevapla

YADA

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

x

Check Also

Varolma Tutkum

Merhaba Dostlar Arkadaşlar. Geciklemeli de olsa, Varolma Tutkum kitabımızın tanıtımını tekrar yapmaya başlıyoruz. Zaman öylesine ...