Anasayfa / YAZARLARIMIZ / Fehmi Sütçü / Liberalizm ve eşitlik

Liberalizm ve eşitlik

JOHN LOCKE (1632-1704), parlamenter bir ingiliz avukatın oğlu olarak dünya ya geldi. Tıp ve kimya olmak üzre doğal bilimlere ilgi duydu. Skolastik felsefeye karşı çıktı. Bilginin eleştirel bir denemesini gerçekleştirmeye uğraştı. Pedagoji ve siyaset teorisi düşünürlerindendir. İngiliz empirizminin (deneyciliğin) içinde yer alır. Liberalizmin öncülerinden diye bilinir. ” Hükümet üzerine iki deneme” adlı eseri liberalizmin kutsal kitabı diye anılır. İlk denemede mutlakiyetçiliğin ideologlarından Sir Robert Filmer’e saldırır, ikincisinde devlet ve doğal haklara ilişkin kendi fikirlerini geliştirir.

John Locke, düşünce tarihinde bir geçiş figürüdür aynı zamanda. Rasyonalist Descartes’ten etkilenmiştir. Aydınlanmanın habercilerinden biridir, ingiliz empirizminin (deneyciliğin) aynı zamanda aydınlanma felsefesinin önemli taraflarının sert eleştirisine yol açan felsefi bir duruşun öncüsüdür.Rasyonalistler, net kavramların bize gerçekliğe ait bir idrak sağlayacağını düşünüyorlardı. Eğer net bir kavramımız varsa, kesin bilgiye ulaşacağımızı öngörmüşlerdi. Buna rağmen Descartes şüpheye başvurmuştu. Bununla birlikte rsyonalist argümanlar neyin açık seçik ya da doğru olarak görülmesi hakkında hemfikir değillerdi. Locke’ tan Kant’ a kadar standart argümanlar kavramlara dair bilginin zorunlu olarak gerçekliğe dair içgörü sağlayacağı şeklinde olmuştur. Mükemmel varlık anlayışımız tanrı dahi olsa tanrının varlığından emin olamayız. Yani kavramdan varlığa çıkarsama yapamayız. Locke, şüpheyi kesin yanılmaz bilgiyi kazanmadan önce geçici bir duruş ya da durum olarak değil, sürekli şüphe etme ve deneme tavrı olarak desteklemiştir. Bilme süreci bizi gerçekliğe ve kesin bilgiye değil, kısmi bilgiye götürür. Doğal bilimlerde olduğu gibi bilgimizi eleştirel olarak geliştirir.
17 ve 18. yüzyıllardaki çoğu rasyonalist ve empirist(deneyci) filozof gibi, Locke’ ta epistemolojiyle ilgileniyordu. Locke’ta bilgi eleştirisi, bir dilbilimsel izah ve deneysel doğrulamaya dayanır. ” Bütün akıl ve bilgi özünü nereden alır ?” sorusuna şöyle cevap verir. DENEYİM(EXPERİENCE). Bütün bilgimiz onun üzerine inşa olmuştur ve öz olarak oradan türemektedir. Böyle durumlarda sözcükleri deneysel destek olmadanda kullanabiliyoruz, ve söylediğimiz şeyler bilgi olarak kabul edilmeyebilir. Fakat deneyim nedir?. Bu kavram kendi içinde belirsiz ve muğlaktır. Örneğin saf duyusal deneyim, profesyonel deneyim, dinsel deneyim hakkında konuşabiliriz. Locke dışsal algı olarak deneyim ile kendi zihinsel işlemlerimiz ve koşullarımızın içsel algılaması olarak deneyim arasında bir ayrım yapar. Ve bu yolla tecrübe ya da deneme ettiğimiz şeyler ve izlenimler idealardır diyerek ortaya koyar. Bu temel deneyimlerin pasif bir şekilde edinildiğini düşünür. Bu pasif biçimde edinilen deneyimler ya da idealar akıl tarafından aktif bir şekilde işlenir. Bu çeşitlilik karmaşık ideaların nasıl ortaya çıktığını gösterir. Ve bu idealar birleşik temsillere yol açar. Örneğin önce bir evin köşelerinin düzenli olarak ortaya çıkması ve daha sonra da tamamının ortaya çıkıp temsile yol açması gibi. Sonuç olarak Locke’ a göre, bilgi deneyimden algılama ve yanılsamadan ortaya çıkar, insan aklı bilginin oluşumunda ve edinilmesinde önemli bir oynar. Ve bizim doğuştan boş bir levha(TABULA RASA) olduğumuzdur. Doğuştan gelen idealar yoktur dışsal dünyanın ve nesnelerin algılama ve yanılsama yoluyla ıdeaları sağladığı şeklindedir. Ve bu şekilde esas bilgiyi inşa ederiz.Locke’un siyaset teorisine baktığımızda ise, bireyi temel unsur olarak kabul eder. Devleti toplumsal bir sözleşmeyle yaratılmış bireyler topluluğu olarak düşünür. Devletin nasıl ortaya çıktığından çok, devletin ne olduğunu açıklar ve meşrulaştırmaya çalışır. Devlet anlayışında hukuk çerçevesinde, başta mülk edinme hakkı olmak üzre ve belli hakların güvence altına alındığı özgür vatandaşlar vardır. Ve bu da bireylerin özgürlüğe sahip olduğu bir yaşam biçimidir. Burada insanlar doğal olarak eşittirler. Bu eşitlik aklımızla ortaya konulan ve tanımlanabilen bir eşitliktir. Başkalarına zarar verilmediği sürece kendi kendisinin efendisi olma özgürlüğüdür. Ve bu özgürlük kendi bedenimiz ve emeğimiz sonucu başardığımız her şeyi özgürce kullanmak ve idare etmemiz anlamına gelir. Ve bu da bireylerin güvence altında olmaları demektir. Locke, devletin asgari bir rol aldığı ve zenginlerin özgür iradeye ve söz hakkına sahip olduğu bir ekonomik sistem olan liberalizmin direkt savunucusu değildi belki. Devlet özel mülkiyeti korumalı, asayişi sağlamalı ve korumacı bir ticari politika takip etmeli, ekonomi özel sermeye ye dayanmalı, bireysel gelirleri takip ederek ve yoksulların yaşamlarını düzeltmek için toplumsal sorunlara müdahele etmemelidir derken, radikal liberalizmi takip ettiğini ve savunduğunu söylemek mümkündür. Egemenliğin vatandaşlara verilmesi gerektiğini, ve çoğunluğun iradesinin önemli olduğunu düşünür. Bundan anlaşılacağına göre, Locke mutlakiyetçiliğe karşıdır. Kralın değil , vatandaşların iradesi onemlidir. Ama çoğunluğun iradesi önemli olsa da, azınlıklar ilke olarak paratikten neden dışlanmalıdır? sorusunu yanıtını pragmatik bulur. Toplumun işlemesi için azınlığın çoğunluğu kabul etmesi zorunludur. Locke’un çoğunlukla kastettiği o dönemdeki vatandaşların, özellikle asillerin ve zenginlerin geleneksel ayrıcalığını koruyan yasal eşitliktir. Temsili bir hükümet anlamında çoğunluğun yönetimini desteklemez. Yani herkesin oy hakkına sahip olması gerektiğini savunmaz. Oy verme hakkının mülk sahibi sınıflarla sınırlı olduğu 1689 dan sonraki siyasal sistemden oldukça memnundu. Locke’ a göre liberal demokrasi, orta sınıf, asiller ve mülk sahiplerinin oluşturduğu demokrasidir.
Locke’un sıyaset teorisinde, bir taraftan tüm insanların aynı haklara sahip olduğu tezi, diğer taraftan iktidarın mülk sahiplerinin elinde bulunduğu bir siyasal düzenin savunucusu arasında bir çelişki ve çatışma olduğu açıkça görülür. Bu çatışma ve çelişki çözülebilirmi? Locke’un tabii hal teorisine baktığımızda daha açık, net ve farklı şeylerle karşılaşırız. Eşitlik halinde iktidar ve hukuk karşılıklıdır, kimse bir diğerinden azlasına sahip değildir. Ayrımsız olarak herkes doğanın tüm avantajlarıyla doğar, yeteneklerinin ve yetilerinin kullanımında boyunduruk altında olamaksızın eşit olmalıdır. Ve doğal hal durumuna şöyle örnek verir.” sonuç olarak, atımın çiğnediği otlak, hizmetçimin kestiği çimler, herhangi bir yerden çıkardığım cevher, herhangi birinin bahşetmesi ya da rızası olmaksızın benim olur.” Locke, at ile hizmetçiyi aynı seviyeye yerleştirir. Ve hizmetçiyi siyasal toplumun bir üyesi olarak kabul etmediğini gösterir. Toplumun siyasal üyeleri olarak orta sınıf ve asilleri kabul ettiğini göstermiş olur.Sonuç olarak Locke’ a göre, parayla birlikte maddi bir eşitsizlik başlar. Kimi çoğuna kimi azına sahip olur. Bu eşitsizlik parayla birlikte gönüllü bir sözleşmeden doğmuştur. Öyleyse tüm mülkiyetler haklı bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Yoksulların şikayet etmeye hakları yoktur. Çünkü tümü birden paranın ortaya çıkışıyla bu anlaşmayı onaylamışlardır.
Para ortaya çıkmadan önce varolan doğal halde eşitlik vardi ve toplum siyasal bir statü kazanmamıştı. Maddi eşitsizliklerden dolayı kimseyi suçlamamak gerekir.Unutulmaması gereken bir husus, Locke’un ulaşmak istediği yada ulaştığı (o dönemde) sıyasal toplum 17.yy ortasında iç savaş dönemindeki ingiliz toplumudur. Mülk sahiplerinin elindeki siyasal iktidar ve güç belli bir ayrıcalığa sahip vatandaşların paylaştığı belli yasal haklarla birlikte mevcut olan devletti. Tabiiki herkesin eşit olduğunu belirterek başlayan Locke’un teorisi, ekonomik ve siyasal eşitsizliğe dayanan bir toplumu meşrulaştırmaz. Locke’un teorisi yaşadığı döneme göre anlaşılsada, günümüzde ne kadar anlaşılır sorusuna yanıt aramak ve ne yapmamız gerektiği konusunda önemli ip uçları verdiğini unutmamak gerekir.Bir sonraki yazıda buluşmak umuduyla dostluk ve içtenlikle.

x

Check Also

Tarih ve Diyalektik

Georg Wilhelm Friedrich HEGEL (1770-1831) yılları arasında yaşadı. Almanya’nın Tübingen şehrinde din bilimi çalıştı. Bir ...