Anasayfa / YAZARLARIMIZ / Fehmi Sütçü / Talihsiz düşünür

Talihsiz düşünür

” Ben yüreğimin içini okuyorum ve insanları tanıyorum, gördüğüm hemcinslerimden biri olarak yaratılmadım. Hatta yaşayanlardan biri olarak doğmadığımı söylemeyede cesaret edeceğim. Ben iyi değilsem de, en azından onlardan farklıyım. Tabiat beni içine döktüğü biçimi tahrip etmekle ister iyi, ister kötü hareket etmiş olsun, beni burada okuduktan sonra hükmünüzü verebilirsiniz. Mahşer gününün trompetleri ne zaman isterse vursun, ben elimde bu kitabımla en yüksek yargıcın karşısına çıkacağım.”

1712 yılında Cenevre’de doğan, 1778 yılında Paris yakınlarında ölen JEAN-JACQUES ROUSSEAU böyle demişti. Bundan çok daha fazlasını söylemiştir. Yaşamının 66 yılı karışıklıklarla, talihsizliklerle, dost ve düşmanlarıyla patlak veren bir sürü acımasız tartışmalarla doludur. Kuşkusuz bunların hepsini anlatmaya sayfalar yetmez ve bizi de aşar. Biz sadece onun yaşamından bir takım kesitler sunarak bir başka büyük filozofun dünyasını aralayabilir ve anlayabiliriz. J.J Rousseau gençliğinde dürüst ve kentsoylu evinden firar eder ve hemen hemen tüm meslekleri dener. Yazman yardımcılığı, esnaf, rahip adayı, müzik öğretmeni, teşrifatçı, sekreter, mürebbi, gezginci çalgıcı, kadastro memuru, nota yazıcısı, orkestra şefi ve bunun gibi meslekleri. Gerçekten başarılı bir opera bestecisi ve dram yazarı olur. Hatta eserleri Versailles kral sarayında bile sahnelenir. İtalya, İsviçre, Fransa ve Paris arasında gidip gelir, adeta mekik dokurdu. Bazen her iki yılda bir, bazen de her iki ayda bir oturduğu evi değiştirir. Dürüstlüğe olan aşırı düşkünlüğünden her türlü rezaleti kendisine mal etmekten çekinmez. Dünya ve hayat karşısında düşlerine sığınır, kendini tembel tembel koyuverir ve ruh bunalımlarına girerdi.

Hayatının bu zikzaklı karakterine rağmen, Rousseau düşünüş olarak büyük sıçrama gösterir. Seçmeden okuduğu romanlarla birlikte, felsefe ve tarih kitaplarının hepsini okur. O fikirlerin sürekli gelişiminden çok, içine doğan fikirlerin adamı oldu. Dijon akademisi ödüllü bir yarışma açar. Bilimlerin ve sanatın ilerlemesi, adet örflerin ve ahlakın soylulaştırılmasına yaramış mıdır? hakkında. Profesörler farklı bir cevap beklerken, Rousseau böyle bir ilerlemeyi bir çırpıda inkar eder. ” Bilimin ve sanatın ilerlemesi insanın yozlaşmasından başka bir şey değildir.” der. Ve daha net bir cevap verir. ” Lüks, dinginsizlik ve kölelik, her çağda bizi tanrısal bilgeliğin içine ulaştırdığı mutlu cehaletten dışarıya çıkmamız için gösterdiğimiz kibirli çabaların cezası olmuştur. Her şeye kadir olan tanrı , babalarımızın bu bilgilerinden ve felaket getirici sanatlarından bizi kurtarsın ve bize bilisizliği, suçsuzluğu ve yoksulluğu geri versin.” Böyle derken insanın tabiaten iyi olduğunu, ve onu kötü edenin kurumlar olduğunu ve sosyal düzenin çelişkilerini ve adaletsizliğini dile getirmek istediğini açık bir ironiyle belirtir. En ünlü eserleri ‘ Bilimler ve sanatlar üzerine, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı üzerine, toplum sözleşmesi ve buna benzer bir çok eserinde deteylı bir şekilde anlatır.

Rousseau yazdığı yapıtlarıyla ve düşünceleriyle artık ünü bütün dünya ya yayılır. Buna rağmen dışarıyla olan hayatı kopuk kopuktur. Bir yazar olarak hayatını sürdürür. Ama hastalıkları ona ızdırap verir, ve dünya ya karşı olan güvensizliği iyice artar. Yalnızlık özlemi gittikçe büyür. Kırsal bölgelerde oturarak dindirir ve kendini giderek hayattan izole eder. Ünlü olduğu için birbiri ardına gelen bütün ziyaretçileri reddeder. Aydınlanma akımından dostlarıyla Voltaire, d,Alembert ve Grimm ile bozuşur. Voltaire onu tahrik etmekten geri kalmaz. Rousseau’ yu tam bir budala, bir ucube, bir şarlatan, edebiyatın kanser uru, yüzyılın pisliği, vahşi hayvan ve müfteri olarak adlandırır. Paris ve Cenevre makamlarıda hristiyanlığa karşı olan yazılarından dolayı, kendisi hakkında tutuklama emri çıkarırlar ve kitapları yakılır. Artık yapacağı bir şey kalmaz. Filozof David Hume’ un çağrısı üzerine gittiği İngiltere’ de fazla kalmaz. Ve oradan da kavgalı bir şekilde ayrılır. Ve sonunda düş kırıklığı içinde ölür. Son sözleri şöyle olmuştur.” Böylece ben yeryüzünde o kadar yalnızım, bana yakın olan hiç bir kardeşim yok, hiç bir dostum yok, kendi kendimden başka bir topluluğum mevcut değil. Bütün insanlar arasında en canlısı ve en çok sevgiyle dolu olanı, oy birliğiyle verilen kararla hor gördüler. Yanımdan geçenler beni selamlayacakları yerde, yere tükürüyorlar.”

Rousseau öldükten sonra ünü iyice artar, ondan sonraki dönemin hiç bir büyüğü, ne Herder, ne de Goethe, ne Kant ne de Alman idealizminin filozofları, ne Nietzsche ne de Tolstoy ve daha başkaları Rousseau’dan ekilenmeselerdi, ortaya koydukları eserlere kavuşmayacaklardı. Lessing onun için ” O hiç bir dünya ya kulak asmayan ve her yerde cesurane davranan bir dünya bilgesiydi. O öyle bir bilge idi ki, dümdüz yoldan gerçeğin üzerine yürümüştür.”

Rousseau’nun felsefe tarihinde ki önemi, aydınlanma akımının dayandığı temelleri sarsmasından ileri gelir. Aydınlanmanın sebeplendiği noktalar onda kuşku uyandırıcı görünmektedir. Ona göre bunlar , kişinin kendine özgü kişiselliğini tahrip etmektedir. Yaşantımızda, düşünüşümüzde, örf ve adetlerimizde tek düzelik egemendir. Bunlar aynı biçimin içine sokulmuş izlenimi veriyor. Nezaket hep bir şeyleri talep ediyor, insanlar arasındaki resmiyet hep bir şeyleri emrediyor, ve daima bir takım alışkanlıklar izleniyor. İçlerinden gelene kulak asmıyorlar ve kişi kendini var edemiyor, ve olduğu gibi göstermeye cesaret edemiyor. Sürekli zorlanan, içinde toplum dediğimiz sürü yü teşkil eden insanlar hep aynı şeyi yapıyorlar. Bu tek düzelik ve yapaylık, sıradanlaşma, her türlü köensel ve tabii olanın ortaya çıkmasına engel oluyor. ve bunu da aydınlanmanın en büyük yanılgısı olarak görür. Rousseau tabii ve doğal olanın yaşama geçirilmesini öngörür. Ancak tabii ve doğal olanla insani bir hayat sürdürülebilir ve mutluluk sağlanabilir. Hiç kimse artık gerçekle ilgilenmiyor. Herkes kendi özünü görünüşünün içine sokmaktadır. Kendi bencilliklerinin köleleri ve budalaları olarak yaşayıp gidiyor. Yaşamak için değil, tersine başkalarını inandırmak için yapıyorlar bunu. Kant onun şöyle demiştir, ”Rousseau herkesten önce insanlarca kabul edilen şekillerin çeşitliliğinde, derinde gizlenen insan tabiatını keşfetmiştir.” Tüm bunlara bakıldığın da Rousseau’ nun topluma karşı olan mücadelesi ve tepkisi anlaşılmış olur. Toplum insanın iyi olmaya ilişkin kökenindeki imkanı örter, engeller ve tahrif eder. Çünkü onda çıplak bencillik mevcuttur, ve bencilliğin kökeninde kötülük yatar. İnsan iyi olarak yaratılmıştır, toplumsallaşmayla birlikte kötülük oluşmuştur. Bu açıdan bakılırsa sosyalistçe teorilerin ve Fransız ihtilalinin onda atasını görmesi daha anlaşılır hale gelir.
v Rousseau’ nun toplum deyince neyi anladığı önemlidir. Eğer insan tabiatı gereği iyi ise, o halde onun kökensel durumu hürriyet ve mutlulukla belirlenmiş olmalıdır. İnsanlar eşit ve özgür doğar ve şunu da ekler, ”o her yerde zincirlerin içindedir.” Bu kölelik mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlar. Bir toprak parçasının çevresini çit ile kapatan ve bu eve o bana aittir diyen kimse devletin ve eşitsizliğin kurucusuydu. Ve bu yüzden mülkiyetin karşılıklı garantisi zorunlu olur. Ama bu insanın özgürlüğünün bir parçasını feda etmesiyle mümkün olur. İşte bu kayıpla toplumda ki hayat başlar, ama o gecikmeden bozuluşa maruz kalır. Karşılıklı çıkar ilişkileri çatışır, ve böylece bu yeni şartların eseri olan , ve tabiatta hiç bir kökü olmayan yapay insanın ve yapay tutkuların bir tablosu olarak ortaya çıkar.

Rousseau’nun düşünce sistemindeki en önemli felsefi noktalarından biride tasvir edip çizdiği özgürlük kavramıdır. Ona göre insanın geride bıraktığı ve kendini kurtardığı önemli değildir. Özgürlüğün ne için ve nasıl var olduğunu vurgulamak ister. Ve gelecekte felsefenin nasıl yapılması gerektiğine büyük etkide bulunmuştur. Bu yüzden, Kant onun felsefeyi doğru yola götürdüğünü söyler. Rousseau’nun gerçek hizmeti felsefi kazanç bir yana, ınsanın tabii varlığını göstermiş olmasıda bir yana, en doğrusu onun gerçek hürriyet kavramını keşfetmiş olmasıdır. Şöyle der ” İnsanın kendine şart koştuğu yasaya uyması özgürlüktür”

Felsefe tarihindeki bu talihsiz filozofun, bize bıraktığı mirasa sahip çıkmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Bir sonra ki yazıda buluşuncaya dek, dostluk ve içtenlikle……

Fehmi Sütçü tarafından

Çocuk & Eğitim

Kuşca Albüm

x

Check Also

Tarih ve Diyalektik

Georg Wilhelm Friedrich HEGEL (1770-1831) yılları arasında yaşadı. Almanya’nın Tübingen şehrinde din bilimi çalıştı. Bir ...