Mustafa KaraYAZARLARIMIZ

50. YIL (3. bölüm) – Asıl konu ” Avrupa “

Amaçları yıllar önce evlerinden yurtlarından çıkarken ” Gurbette gidip bir miktar para kazanıp gelmek olan insanlarımızın hayal dünyaları onlara hayatın bir süre sonra gerçek yüzünü gösterecekti . Onlar zamanla gerçekleri görerek acaba ders alacaklarmıydı. Hayat gün geldi ağlattı , gün geldi güldürdü ve gün geldi dünyanın acı gerçekleri karşılarına çıkardı.

1970 yıllarda artık göç biraz artmaya başlamıştı, bir nevi göçte bürokrasi dönemi başlamıştı .
Deyim yerindeyse ” akrabası gurbette olan akrabası getiriyordu ,
Kardeşini, yeğenini , kuzenini aklınıza kim gelirse.

Burda aynı işlerinde çalışıyor ve aynı evde, hatta oda da kalıyorlardı.
Dil bilmeyen insanlar isteklerini işaret dilliyle anlatıyordu.

Rahmetli babam bize anlatırdı, Greve tarafında kaldığı evi , ev sahiplerini ve onların yaptıklarını .
Bu ülkeye ilk geldiğim zamanlarda o evi uzaktan da olsa görmüş ve duygulanmıştım.

Babam 1969-1974 yılları arasında burda kalmış VE ülkeye dönüş kararı almıştı, her ne kadar zamanla pişman olduysada artık yapılacak birşey yoktu.
Onun bir amacı vardı , ülkeye dönüp ” çocuklarım okusun ve eğitimli birer birey olsunlar.
Hedefi olan bir insanın olması güzeldi , ama ne yazikki ülkenin şu andaki ” hastalık ” durumu ozamanda vardi .

1974 yilinda Kıbrıs kara hareketi yada Kıbrıs’ı işgal durumu ülkenin
çalkantılı dönemini taki 1980 yılındaki askeri bir darbeyle iyice kangren olan bir durum getirdi.
Bu dönemlerde okumak oldukça zor bir durum haline geldi ve onunda çocuklarıda etkilenmişti.
Hayat o dönem oldukça serttı, İnsanların için sancılı ve sıkıntılı bir dönemdi, çocukları için endişeleniyorlardı , korku onların hayatlarının bir parçası olmuştu. Taraf olmak zorunda kalıyor ” SAĞ ve SOL ” kavramları iyice belirgin bir durumdaydı.
Çocuklarının ne yaptıklarını, nerde olduğunu , akşam eve nezaman geleceğini, polis mi gelecek yoksa onlar mı karakol karakol gezeceklerdi. Bazı aileler onlara erzak götürdüğü günler unutulmazdı.

Şehirde hayat böyle korkularla geçiyordu, köyde ise durum biraz farklıydı. Şehirlerde Sağ sol kavgaları , sokağın solu solculara, sağı sağcılara ait değildi. Polisler devriye gezmiyor, sokağa çıkma yasağı ihlalı. Bunlar bizim içinde yaşadığımız şartlardı, köyde ise galiba o dönemde sadece Avrupa vardı.

Yaşımın küçük olasımına rağmen o günleri hatırlayan biriyim .
Bu konuyu başka bir yazıda ele alalım ” 80 liler ve biz diye ”

Asıl konu ” Avrupa ”

Ülkenin çalkantılı durumu olmasına rağmen 80’li yıllarda Avrupa’ya göç devam ediyordu .
Toplum sosyal olarak öyle bir hale geldi ki 1990 yıllarda yaşadığımız coğrafyada insanlar artık olaya çok farklı bir bakış açıyla bakıyorlardı .
Sürgün edildikleri coğrafya da ”
Bastırılmış duygular üzerine dar coğrafya da kendilerine göre aşk ” üretiyorlardı. Biz o bastırılmış aşkların çocuklarıyız.

Eskiden Türkiye’de İstanbul için ” taşı toprağı altın ” deyimi artık Avrupa için kullanılır hale gelmişti .
Onu diyen insanların İstanbul’la aynı kültürü , dili ve aynı havayı paylaşıyorlardı. Ya peki Avrupa?

Dini, dili , örf ve adetleri , yaşam koşulları tamamen değişik olan Avrupa’ya bu özentinin sebebi neydi?
Neden herşeyimiz oraya endeksli bir hale geldi ?
Sadece kendi köyüm için değil çevre köyler içinde geçerli olan ve birde o kadar acı bir durum vardı.
” Eğitimsizlik ” cahiliyet , okuma yazmanın o kadar düşük olduğu dönemki çevremizdeki köylerle birlikte okuyanların sayısı 10 nu bulamazdı . Sadece kendilerine dayatılan hayat şartlandırını kabullenmiş ve onunla yaşamayı tercih edilmişti.
Belkide onlarin yaptığı tek olum şey kendi anadillerle kendilerini ifade edebildi, ne yazıkki şu an günümüzdeki en büyük yaralardan biri ise kendi anadilde kendimizi ifade edemeyeşimizdir.
Bu konuyada ayrıca bir başka yazıda ele alalım.

İnsanlar neden eğitim önem vermediler de, Avrupa’ya bu kadar önem veriyorlardı ?
İnsanlarımız Avrupa’ya gelirken ” orada özgür bir ortam var, hayat standartları yüksek, daha iyi eğitim alabilirim , kendime yada aileme faydalı bir birey olurum ” diye bir düşünce yoktu.
Biz köylerde yapılan o evler için harcadığımız emeği kendimize kullansaydık, görkemli bir bina inşa edebilirdik, yani kendimi yetiştirme ve toplumda yer edine bilme anlamında, bugün ne oldu o evler şeklen değişti ama biz mentalite olarak o taş, kerpiç ve kara örtülü evler gibi kaldık.

Asıl konu 1990 yılların başların yükselen ” evlilik furyası ” resmen nerdeyse hergün birileri nişanlanıyordu, nasıl mı ” hiç birine duyguları sorulmadan ” anne ve babalar kendi kafalarına uygun olduğunu kabullendiği kişilerle, yada akrabalarıyla yuva kurmaya kalkıştılar. Asıl sorum gençlerimi evlenecekti, anne babaları mı yoksa onların cehaletliğimi ?

Eğitim seviyesi düşük, dünya görüşleri sadece çevresiyle sınırlı , o insanların kesinlikle küçümsemiyorum sadece düzenin onlara dayattığı sistem kabul edip ve onlarla kabullenmesi sorundu.
İnsanlarımız ” kültür çatışmasını ” hiç düşünemediler onlar herşeyi kendi kafalarına göre olacağını düşündüler.
Yıllarca kırsal kesimde yaşayan biriyle Avrupa’da yaşayan birini düşünce yapısı bir olurmuydu ?
Bunu beklemek ne kadar doğruydu , aileler çocuklarıninmi yoksa kendilerinimi düşünüyorlardı ? Onları kendileri için bir kurtuluş yolumu yoksa onlar için bir güvence kapısımiydı. Resmen bir yarışın içine girdiler .

Gençler buraya gelince ne oldu? İşte asıl toplumsal bir sorunun olduğunu insanlar artık açıkça görebileceklerdi , bunu kabulleneceklermi yada bunun çözümü nasıl olacaktı. .
insanlarımız kendilerini yaşadıkları topluma adopte etmişlermiydi yoksa aynı mentalite devammı ediyormuydu. Ne yazıkki feodal yapı ve cehalet kendini açıkça göstermiş ve değişen birşey yoktu.
Gençecik insanlar arasında çıkan sorunlar toplumda derin yaralara sebep verdi. Kendilerinin yaptıkları yuvaları kendi kafalarına göre devam ettirmek istiyorlardı yada yuvayı dağıtıyorlardı. Gençlerin gene fikir ve duyguları sorulmuyordu. Sadece sorunlu büyükler değildi , ne yazıkki gençler bile kendilerini geliştirememekle beraber büyüklerin laflarıyla gidip geliyorlar yada büyüklerin emir komutaları ile yönlendiriliyorlardı. Yüzlerce kişinin yuvası yıkıldı . Ne yazıkki bu durumda kadınların etkisi oldukça çoktu. Kadın yapıcı olduğu kadar yıkıcıydı , kadının dediği yapılacak VE uyulacaktı. Buna uyulmadımı sonuçları kabullenmek zorundaydın.

Bu evlilik furyası ne yazıkki bugün düşünüldüğünde insan haklarına haykırı olan ” 24 yaş sınırı ” yasası ile Devlet bir nevi el koydu. Evet insan haklarına haykırı bir kanundu ama kimse yanlış anlamasın devlet bir şu mesajı veriyordu ” Siz yıllardır burdasınız ama ne yazıkki herhangi bir ders çıkarmadınız , siz kendiniz yapmasanınız biz bunu kanunla yaparız” aslında bu mesaj çok ağır VE bir o kadarda düşündürücü bir mesajdı. Bizim insanımız çok zeki bu konularda, başka alternatif yollar denildi . ” kardeşimin oğlu yada kızıda gelsin ” diye İsveç yolu açıldı, oda olmadı artık daha çocuk yaşta gençlerimiz daha rahat hareket edebilmek için erken yaşta evliliği tercih ettiler .
Bu olayların en trajedik yönü ise ” iki kardeşin ” ömür boyu birbirilerine bakmaları ve aynı ortamda bulunmamak için elinden gelenleri yapma oldu .
Aslında kendileri kendilerinin kazıdığı kuyuya düştüler .

Bugün köylere gidin 50 gençe aynı soru soruyu , size verecekleri cevap aynı olur. ” Avrupa ”

Son olarak malesef bu yanlışlıklardan dolayı aileler arasında çözülemeyecek sorunlar çıktı.

Daha sonraki konu ise 1990 öncesi ve sonrası buraya gelenlerin aile yapılanmaları – iş ve sosyal sorunları, yaşanan zorluklar , kültürel sorunlar ve kültür çatışmaları VE son olarak 1990 yıllarda gelen eğitimli insanların kalıplaşmış kültür içinde yaşadıkları sıkıntılar çalkantılı süreç.
Köy ve Avrupa arasındaki yaşanan dialoglar .

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.